Durumsallık Yaklaşımı: Koşul-Bağımlılık Teorisi

Durumsallık Yaklaşımı: Koşul-Bağımlılık Teorisi

1950’li yıllardan bu yana örgütler için genel geçer ilkelerin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Yapılan çeşitli bilimsel araştırmalar sonucunda evrensel bir örgütlenme modelinin olmadığı anlaşılmış ve çeşitli teoriler geliştirilmiştir. Bu konuda tarihsel seyir ve gelişmeler için Örgüt Teorisi ve İşletmeler adlı yazıma bakabilirsiniz.

1950’li yıllarında başında çeşitli araştırmalar sonucunda geliştirilen ilk ve en fazla faydalanılan yaklaşım durumsallık yaklaşımı diğer adıyla koşul-bağımlılık teorisidir. Bu teoride örgütler açık sistemler olarak görülmekte olup belli başlı varsayımları vardır.

Örgütlenme için birçok en iyi yol olabileceği, yapılan her örgütlenmenin aynı düzeyde etkili olamayacağı ve örgütlere ilişkin koşul-bağımlılık faktörlerinin en iyi örgütlenme için gerekli olduğu bu varsayımlardandır.

Durumsallık yaklaşımında örgütsel yapı bürokratikleşme, biçimselleşme, standartlaşma, hiyerarşi, merkezileşme ve uzmanlaşma (bölümlendirme) gibi çeşitli boyutlarla tartışılmaktadır.

Bu teori çerçevesinde yapılan çalışmalar çevre, teknoloji, büyüklük ve strateji konularına odaklanmıştır. Yapılan çalışmalarda yöneticilerin karar almasında sınırlı rasyonellik durumu hâkimdir ve ulaşılmak istenen performansta yeterince tatminkârlık belirleyici olmaktadır.

Çevre odaklı çalışmaların ilki Burns ve Stalker tarafında yapılmış ve iki tip örgüt yapısı belirlenmiştir. Yüksek merkezileşme ve uzmanlaşmaya, net biçimde tanımlanmış görevlere, biçimselleştirilmiş kurallara ve belirli bir hiyerarşiye sahip olan mekanik örgüt yapısı istikrarlı çevrelerde etkili olabilecektir.

Bölüm ve işler arasındaki sınırların daha esnek, kuralların daha az biçimsel, karar verme yetkilerinin örgütün bütününe yayıldığı, hiyerarşik yapının daha belirsiz olduğu organik örgüt yapısı ise değişken çevrelerde ayakta kalabileceklerdir. Böylelikle de yüksek performans gelecektir.

Çevreyi koşul-bağımlılık etmeni olarak ele alan diğer çalışma Lawrence ve Lorsch tarafından yürütülmüştür. Bu çalışma sonucunda belirsizlik düzeyi daha yüksek çevrelerdeki örgütler daha az bürokratikleşmişlerdir. Böylece örgüt içinde farklılaşma yani çeşitli işlevsel bölümler ortaya çıkmıştır ve işlevler arası işbirliği için yüksek bütünleşme düzeyi (hiyerarşi ve kurallar gibi tüm bütünleşme düzenekleri) oluşmuştur. Sonuçta yüksek performans elde edilmiştir.

İstikrarlı çevrelerde ise farklılaşma az olacak, daha az bütünleştirme düzeneğine gereksinim duyulacaktır. Örgütler karşılaştıkları çevreye uyum göstererek yüksek performansa erişebileceklerdir.

Teknolojiye odaklanan çalışmaları ilk olarak Woodward yapmıştır. Woodward farklı üretim teknolojilerinin örgüt yapısına nasıl etki edeceğini araştırmıştır. Çalışmasında atölye tipi üretimin özelliği olan birim teknolojisi, endüstriyel dönem büyük ölçekli üretimin teknolojisi olan kitlesel üretim teknolojisi ve akış tipi üretimde kullanılan süreç teknolojisini kullanmıştır.

Woodward’ın bulguları kitlesel üretim teknolojisini kullanan işletmelerin birim teknolojiyi kullananlara göre daha bürokratik, daha standart işlere sahip ve daha az beceriye dayandı yönündedir. Diğer bulgusu süreç teknolojisi kullanan işletmelerin daha fazla sorumluluk gerektiğidir. Sonuç olarak ise yüksek performans için birim ve süreç teknolojileri kullanan işletmeler organik, kitlesel üretim teknolojisi kullanan işletmeler ise mekanik örgüt yapısıyla uyum sağlamak zorundadırlar.

Teknoloji odaklı çalışmaların ikincisini ise James Thompson yapmıştır. Thompson işletmeleri üç farklı teknolojiye göre sınıflandırmıştır.

Çeşitli müşterileri birbirlerine bağlayan ve örgüt içi birimlerde dolaylı karşılıklı bağımlılığın olduğu işletmeler aracı teknoloji kullanmaktadırlar. Standartlaşmayla eşgüdümlü olmak zorundadırlar. Bu yüzden de mekanik örgüt yapısını benimsemelidirler.

İşletme içindeki alt birimler arasında sıralı karşılıklı bağımlılığın olduğu ve bütün işlemlerin belli bir sıra ekseninde yürüdüğü işletmeler bağlı teknoloji kullanmaktadırlar. Planlamayla eşgüdümlü olmaları gerekmektedir. Bu işletmeler kısmen mekanik kısmense organik örgüt yapısını benimsemelidirler.

Son olarak örgütsel alt birimlerin birbirlerine döngüsel karşılık bağımlı olduğu, bu yüzden bir iki yönlü girdi-çıktı ilişkisinin olduğu işletmeler yoğun teknoloji kullanan işletmelerdir. Karşılıklı düzeltmelerle eşgüdümlü olmaları gerekmektedir ve organik örgüt yapısını kullanmalılardır.

Büyüklük odaklı çalışmaları Aston grubu akademisyenleri yürütmüşlerdir. Örgütü büyüklüğü arttıkça rol uzmanlaşmasının da artacağı ve kuralların daha biçimsel ve standart olacağı bulunmuştur. Dolayısıyla merkezileşme de daha az olacaktır ve büyüklük arttıkça yüksek performans için mekanik örgüt yapısı gerekmektedir.

Kamu kuruluşlarının büyüklükleriyle ilgilenen Peter Blau ise örgüt büyüklüğünün yapısal farklılaşma ve idari yoğunluğu belirlediğini bulmuştur. Blau’ya göre yapısal farklılaşma örgütün büyüklüğü arttıkça azalan oranda yükselir çünkü eşgüdüm baskıları artmaktadır. İdari yoğunluk ise artan yapısal farklılaşma dolayısıyla azalan oranda düşüş göstermektedir.

Koşul-bağımlılık teorisindeki etmenlerinin sonuncusu olan strateji ise Alfred Chandler’in yaptığı çalışmalara dayanmaktadır. Chandler Amerikan işletmelerini incelediği çalışmasında işletmelerin stratejilerini değiştirdikten sonra yapılarını da değiştirdiklerini görmüştür. Kısaca yapı stratejiyi izlemektedir.

Bu işletmelerin bazıları çeşitlendirmeye gitmemiş ve işlevsel yapı ile yüksek performansa ulaşmışlardır. Bazıları ise çeşitlendirme stratejisini izlemiş ve çok bölümlü bir örgüt yapısıyla üstün performans göstermişlerdir.

Strateji odaklı çalışmaların ikincisini Raymond Miles ve Charles Snow yapmıştır. Bu iki araştırmacı örgütleri benimsedikleri stratejiye göre üçe ayırmışlardır.

Savunmacı strateji ile işletmeler mevcut ürün-müşteri grubunu denetim altında tutmaya ve verimliliğe odaklanırlar. Dolayısıyla mekanik örgüt yapısı ile yüksek performansa ulaşabilirler.

Arayışçı strateji ile işletmeler faaliyet gösterdiği pazarda fırsatları kovalarlar ve yenilikçi ürün ve hizmetlere yönelik ar-ge çalışmaları yaparlar. Bu işletmeler organik örgüt yapısını benimsemelidirler.

Son olarak analizci strateji ile işletmeler hem mevcut ürün-hizmet grubunu koruma hem de ürün ve pazar fırsatlarını değerlendirme eğilimindedirler. Bu işletmeler fonksiyonel-ürün bazlı matris örgüt yapısı ile yüksek performans gösterebilirler.

Koşul-bağımlılık teorisindeki bu etmenlerin beraber bulunması durumunda ise bu etmenlerin eklenmesi veya çıkartılması yani birleştirilmesi gerekmektedir. Böylelikle örgütler çevreye uyum gösterebileceklerdir.

Uyum konusu önemli olmakla beraber tam uyuma ulaşma örgütler için nadir bir durumdur. Bu pozisyonda örgütler uyuma yaklaşırlar ama tam olarak ulaşamazlar ve eksik uyum durumunu elde ederler.

Koşul-bağımlılık teorisindeki uyum durumları arasındaki performans farklılıkları için ise şu söylenebilir: Örgütler çeşitli uyum durumlarında farklılaşan performans elde ederler. Daha yüksek düzeydeki etmenlere uyum sonucu ortaya çıkan performans, daha aşağı düzeydeki etmenlere uyumda elde edilen performanstan daha yüksektir.

Özetle durumsallık yaklaşımı diğer adıyla koşul-bağımlılık teorisi örgütler için çevre, büyüklük, strateji ve teknoloji değişkenlerini ele alan bir örgüt teorisidir. Bu teoride analizler örgüt düzeyinde yapılmakta olup, çevre neden-sonuç ilişkisi bağlamında belirlenimci bir anlayışla ele alınmaktadır.

Koşul-bağımlılık teorisinde gerçekçi bir ontoloji ve pozitivist bir epistemoloji izlenmektedir. Ayrıca bu alanda yapılan çalışmalar hem bilim hem de yönetici odaklı olmaktadır. Son olarak yönetim ve organizasyon çalışmalarında çok yaygın bir şekilde kullanılmakta olup, girişimcilik ve grup dinamiği konularında önemli sonuçlara sahiptir.

Durumsallık Yaklaşımı: Koşul-Bağımlılık Teorisi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir