Duygu Deneyimi ve Duygusal Dışavurum

Duygu Deneyimi ve Duygusal Dışavurum

Duygu sürecinin üçüncü aşaması olan duygu deneyimi (emotional experience), duygu olarak tanımlanan gerçeğe en yakın olan aşamadır. Çalışma hayatındaki olay ve anlatılar göz önüne alındığında, örgütlerde çok sayıda duygunun uyandırıldığı görülmektedir. Pozitif duygu deneyimleri arasında gurur, sahiplik, yerine getirme, rahatlama, heyecan, iyimserlik, sevgi, özlem, güçlendirme ve neşe yer alırken; negatif duygu deneyimleri arasında hayal kırıklığı, yorgunluk, gerginlik, karamsarlık, kin, hiddet, öfke, köpürme, utanma, acı, iğrenme, sürpriz, şok olma, pişmanlık, suçluluk, üzüntü, korku, umutsuzluk, belirsizlik, reddetme, endişe ve hüsran görülmektedir.

Örgütlerde hissedilen duygular çoğu zaman karışık ve bir arada olabilmektedir. Örneğin bir satın alma olayındaki üst düzey yöneticiler kendilerine kızgınlıktan başkalarına mahcubiyet, üzüntü, güçsüzlük, depresyon, korku ve ıstırap gibi çeşit çeşit duyguları yaşayabilmektedirler. Bu çeşitlilik, göz önüne alınan olayın çok yönlülüğüne dayanmaktadır.

Görülen negatif duygular kötü; pozitif duygular ise iyi olarak kesin bir biçimde nitelenemezler. Duyguyu sosyal fonksiyonlarıyla ele alan teorisyenler istenmeyen duyguların da sosyal ve çalışma hayatı için değerli rollere sahip olduklarını belirtmişlerdir. Pozitif duygular ödül iken, negatif duygular uyarı ve cezadır. Pozitif ruh hali gündelik işleyiş ve koordinasyonda önemli olsa da, negatif ruh hali yaşamsal durumlara yanıt içi kritiktir. Negatif duygunun harekete geçirilmesi-minimize edilmesi teorisi, ilk harekete geçirme süreçlerinin eldeki problemi çözme yoluyla içsel kaynakları doğrudan dikkate ve davranışa ateşlediğini ve zamanla minimize etme süreçlerinin negatif olayın etkisini yumuşatmaya ve onarmaya giriştiğini söylemektedir.

Negatif duyguların uyumsal yöneltici yanıtlar olmasıyla tutarlı olarak, pozitif iş vakalarına karşı negatif olanları çalışanlar için daha önemlidir. Öyle ki negatif olayların pozitif olaylara göre çalışanların ruh halleri üzerindeki etkisi beş kat daha fazladır (pozitif olayların yaşanma sıklığının daha fazla olmasına rağmen). Benzer şekilde çalışanlar negatif olayları zihinlerinden daha iyi geri çağırabilmekte ve bu da daha büyük etkiye neden olmaktadır. Bununla beraber negatif ruh halinin iş-aile sınırına yayılması daha muhtemel olup, çalışma arkadaşları negatif ruh haline daha güçlü yakınsama göstermektedirler.

Örgütlerde stresin önemi de burada belirmektedir. Korku, endişe, tahriş, dehşet, sıkıntı, öfke, üzüntü, keder ve depresyonun unsurlarıyla ilişkili nahoş duygu deneyimi olarak tanımlanan stres, bir negatif duygu deneyimidir. Stresin zararlı etkileri onun yardımcı yanını göz ardı etmeden doğmaktadır çünkü stres değişim ihtiyacı için bir uyarı sinyali olarak varsayılır ancak altında yatan nedenler uyarıya rağmen değiştirilmez. İşyerinde öfke bile bir engele karşı koymamızı sağlayan veya başkasının davranışını değiştirmesi için kabahatliyi teşvik eden ahlaki adalet duygusu olarak niyetlenen bir rolle kullanıldığında oldukça faydalı olabilir. Ancak yine de öfke dikkatli bir şekilde düzenlenmesi gereken yıkıcı bir durum olarak düşünülür ve faydalı kullanımına nadiren dikkat çekilir.

Örgütsel aktörler, geçmişteki duygusal deneyimlerini içeren duygu tarihini kendileriyle beraber taşırlar. Zaman içinde olaylarla tekrarlı bir biçimde karşılaştıkça ve anlamlarını yorumlamada daha uyumlu hale geldikçe, uyarıcı kaydında kullanılan şemaları rafineleştirmek için duygusal deneyimlerimizi kullanırız. Sonra ise bu tekrarlı şemaları, kendini yerine getiren bir süreç içerisinde yeni olayları yorumlamada bir mercek olarak kullanırız. Örneğin süreğen üzüntü deneyimi olayları daha üzücü şekilde yorumlamamıza yol açabilir. Burada kişisel özellikler ile duygusal durumlar arasında sistematik yorumsamacı merceklerimizle karşılıklı bir etki vardır.

Son yıllarda duygusal durumlar ile kişisel özellikler arasındaki ayrımın bulanık olabileceğine ve özelliklerin belirli durumları deneyimlerin olasılığını neredeyse göstereceğine dair bulgular da ortaya konmuştur. Herkes her duyguyu yaşayabilir ancak pratik bunu mükemmelleştirir. Eğilimler duygu kuralları ile dünyayı yorumlamamızı sağlayan şemaları birleştiren yükleme stilleridir. Negatif duygulanım, nevrotiklik, iyimserlik ve dışa dönüklük gibi duygusal eğilimler, kişilerin standartlaşmış duygu çıkarıcılara reaksiyonlarını etkileyebilmektedir. Ayrıca duygulanımsal durumlar ile onlarla ilişkili özellikleri ortaya çıkan davranış ve bilişler üzerinde benzer etkiler göstermeye meyilli oldukları bilinmektedir.

Daha önceden yaşadığımız duygusal kayıtta gerçekleşen bu asimilasyon etkisine ek olarak, uyarıcıları eski manasında değil de son deneyimimize göre değerlendirmek için yeni kıyaslamalar geliştirdiğimizde, süreğen şemalarımız zıtlık etkileri de yaratabilir. Bu kıyaslamaları geliştirmede pozitif deneyimleri daha kolay içselleştirebiliriz. Bu yüzden de pozitif deneyimler için gerekli olan daha büyük bir haz içerisinde bir hedonik sarmalı yaratabiliriz. Oysa negatif uyarıcıların etkisi son deneyimler için daha az işlenebilirdir.

Temel duygu teorilerinde, döngüsel duygulanım modeli deneyimlediğimiz farklı duygu kategorilerini iki boyutlu bir uzay içerisinde haritalaştırabilir. Buna ilişkin bir versiyonda, bir eksen değerlik ya da hedonik tonu (bir uyarıcının içsel hoşluğu), diğer eksen ise aktivasyon yoğunluğunun düzeyini göstermektedir. Bu modelin diğer versiyonu ise eksenleri 45o döndürerek, yüksek-düşük pozitif duygulanım ile yüksek-düşük negatif duygulanımı göstermektedir. Bu eksenler pozitif ve negatif durumları deneyimleme eğilimini vermektedir.

Örgütsel ortamlarda döndürülmüş model yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Pozitif duygulanımda yüksek bireyler, pozitif sonuçları dışsal olarak teşvik etmeye daha çok odaklanırken, negatif duygulanımda yüksek bireyler içsel olarak negatif sonuçları önlemeye daha çok odaklanmaktadırlar. Pozitif-negatif duygulanım sırasıyla düzenleyici odağı teşvik etmeye-önlemeye işaret etmektedir. Negatif duygulanımda yüksek olanlar -özellikle sübjektifleri olmak üzere- daha negatif olayları raporlamakta ve bu olayları kendileri üzerinde daha uzun ve yoğun negatif etkileri olduğunu rapor etmektedirler.

Benzer şekilde pozitif duygulanımda yüksek bireyler pozitif işyeri olaylarına daha çok, negatif olaylara daha az tepki vermektedirler. Duygulanımsal deneyimler, stresörler gibi objektif iş özelliklerinin kendilerinin bildirdikleri algılarıyla üst üste binmektedir. Bu ise pozitif ve negatif duygunun, kişinin iş çevresinin doğru raporlarını bile güvenilmez hale getiren güçlü bir mercek oluşturduğuna işaret etmektedir. Duygulanımsal deneyimdeki bu farklılıklar çalışanın sübjektif esenliğini beslemektedir. Zaten esenlik de insanların birçok hoş, çok az da nahoş duyguyu hissetmesi şeklinde tanımlanmaktadır.

Bilişsel değerlendirme süreciyle ilgili olarak, bireyler stresli durumları kontrol duygularında süreğen biçimde farklılaşmaktadır. Misal olarak adillik konusunda bireyler, deneysel ekonomik oyunlarda adil ve açgözlü davranış göstermede farklılıklar göstermektedirler. Yeni ve faydalı çözümler-fikirler olarak tanımlanan yaratıcılık verili olduğunda, yenilik ve hedef alakalılığı değerlendirmeleri bireysel farklılıkları yaratıcılıkla ilişkilendirebilmektedir. Aynı şekilde mikroyönetim (aşırı detaycı yönetim, müdahaleci yönetim) kontrol değerlendirmelerini suçlamayla, riskli davranışları kesinlikle, inatçılığı hedef engeliyle, ispiyonculuğu sosyal standartlar ve normlarla ve son olarak tembelliği beklenen çabayla ilişkilendirebilir.

Pozitif-negatif deneyimlerin ağır basmasında olduğu kadar, düşük yoğunluklu-yüksek yoğunluklu duyguların hangisinin üstün geleceğinde de bireysel farklılıklar vardır. Aslında duygusal diye nitelendirdiğimiz bir kişi, duygusunu yoğun yaşıyordur. Örneğin örgütlerdeki bireylerin kendilerinin bildirdikleri duygusal yoğunluklarının, güncel duygu hallerindeki büyük değişimi kestirebildiği gösterilmiştir.

Duygu deneyimi insanın fizyolojisi ile de ilişkilidir. Duygular, vücut işleyişinin kısa ve uzun dönemli değişimlerini indükleyebilmektedir. Kısa dönemde psikofizyolojik yanıtlar bir uyarıcıyı kaydeden anlık olarak harekette başlar ve vücut boyunca yayılması birkaç saniye sürebilir. Duygu deneyimine eşlik eden bu fiziksel değişiklikler örnek olarak sıcaktan yanma olarak öfkenin, soğuktan donma olarak ise korkunun deneyiminden sorumludur. Uzun dönemde ise kısa dönemli fizyolojik değişikliklerin etkileri birikerek değişir ve vücudu etkiler. Bununla ilgili olarak duygusal dayanıklılık kişinin fizyolojik durumuna hiçbir negatif etkide bulunmadan uzun zaman periyotları boyunca duyguyu ifade etme kabiliyeti olarak tanımlanmaktadır. Örneğin strese yatkın bireyler arasında artan hipertansiyon oranı zamanla ağırlaşmış fizyolojik uyarılmanın zararlı etkilerini ortaya koymuştur. Stresör-stres-gerilme yaklaşımı, stresörün uyarıcı, stresin duygu durum ve gerilmenin fizyolojik etki olarak ele alınmasıyla duygu süreci ile bağdaştırılabilir.

Örgütlerde duygunun psikofizyolojik belirteçleri nadir de olsa kullanılmaktadır. Örneğin nöropsikolojik bir teori kapsamında, pozitif duygulanım dopamin nörotransmitteri seviyelerinde artış olarak görülebilmektedir. Bununla beraber pozitif işyeri etkileşimlerinin üç fizyolojik sistem üzerinde önemli faydaları vardır: oksijen ve besinleri kan aracılığıyla dağıtan kardiyovasküler sistem, hastalık ve doku hasarına karşı vücudun savunan ve koruyan bağışıklık sistemi ve sinir sistemini düzenleyen ve biyolojik olarak hormonları aktive eden nöroendokrin sistem. Bu tarz fiziksel değişimler çalışanlar, yöneticiler, müşteriler ve diğer paydaşlar arasındaki pozitif ilişkilerin, araçsal faydaların da ötesinde neden faydalı sonuçlarının olabildiğini göstermektedir.

Duygu sürecinin diğer aşaması olan duygusal dışavurumda işaretler kelimelerle başlamaktadır ancak örgütlerdeki duygu deneyiminde kelimeler yaygın olmadığı için sözsüz işaretler de önemlidir. Bu tarz işaretler arasında yüz ifadeleri, ses tonu, beden dili, hareket, dokunma ve fiziksel mesafe bulunmaktadır. Aslında insan vücudunun hareket, ses veya hissi belirtebildiği her biçim dışavurumsal nitelik olarak görülebilir.

Kişisel düzeyde dışavurumun kendisi için bir değeri vardır. Vasküler eferens teorisine göre, yüz işaretleri ile baş hareketleri kan akışı ve beyin sıcaklığının düzenlenmesi yoluyla duygu deneyimini besleyebilmektedir. Bu durum yüze spesifik olsa da, aferent geri besleme de bireylerin ses tonu ve vücut duruşlarıyla tutarlı içsel durumlarını hissetmelerine yol açmaktadır. Duygusal dışavurum (emotional expression) için bir diğer içsel değer, istenmeyen duygu deneyimini sonlandırmaya yardım eden katarsis durumudur. Bunun nedeni bireylerin, içsel somatik aktivasyonu kullan içselleştiriciler ve görünür duygu deneyimini kullanarak duyguyu boşaltan dışsallaştırıcılar olarak çeşitli düzeylerde farklılık göstermeleridir.

Kişilerarası düzeyde ise duygusal dışavurum sosyal etkinin en güçlü formlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin ekolojik algılama modeline göre, duygusal durumlar gibi bu modelin özellikleri muhtemelen spesifik dış işaretlerle ilişkilidir ve bu işaretler özelliği yorumlamaya çalışan bir yargı olarak algılanmaktadır.

Sosyal fonksiyon perspektifi duygunun uyumsal işaretlerini iletişim olarak vurgulamaktadır. Evrimsel olarak en açık fiziksel sinyalleriyle duygular, genellikle başkalarını bilgilendirmek için uyumsal olanlardır (örneğin korku ve öfke). Duyguların iletişiminin sosyal yaşantıya uyumsal bir yanıt olarak evrilmesine yönelik üç mekanizma öne sürülmektedir. Bu mekanizmalardan ilki, duygusal dışavurumların tepkilerimizle ilgili bilgiyi bizim paylaşılan çevremize, inançlarımıza, sosyal niyetlerimize ve başkalarına dönük geri beslememize etkili bir şekilde taşıdığıdır. İkincisi, duygusal dışavurumların grup yaşantısının problemlerini çözmeye yardım eden başkalarına karşı duygusal yanıtları uyandırmaya meyilli olduğudur. Örneğin utanma affediciliği, acı sempatiyi ortaya çıkarır. Öfkeye, başkalarını irrite edici davranışlarını düzeltmesi için niyetlenir. Utanmanın açık değerlendirmesi veya öfke sarmalı kabul görürse, korkudan suçluluğa birçok duyguyu uyandırabilir. Üçüncü ise, duyguların ödül veya ceza olarak edimsel koşullamaya yarayabilmesidir. Örneğin bir simülasyonda erkek yöneticiler, kendilerinden düşük maaş talebinde bulunan kadın astlarına daha fazla övgüde bulunmuşlardır.

Öfke duygusu suçluları cezalandırma, şükran duygusu işbirliği yapanları ödüllendirme, suçluluk duygusu kötü giden ilişkileri tamir etmeyi teşvik etme, hakaret duygusu düşük statülü kişileri imleme ve utanç duygusu resmi cezalandırma gereksinimi olmadan suçlunun pişmanlığını işaret etme gibi sosyal fonksiyonlare sahiptir. Tabi sosyal fonksiyon perspektifi, duyguların her zaman fonksiyonel olmadıklarını ancak çoğun gerçekleşmese bile her duygunun hizmet edebileceği bir fonksiyonla evrilmiş olduğunu söylemektedir. Bu fonksiyonlar tüm zamanı mutlu hale getirmeyecek nedenlerdir. Sosyal fonksiyonlar çatışmaları çözmede, yatıştırmada, kaynakları adil dağıtmada ve etkili ilişkiler sürdürmede yardımcı olmaktadır.

Duyguların kendiliğinden veya kasıtlı bir iletişim olduğu konusunda bir uzlaşma sağlanamamıştır. Kimilerine göre dışavurum esas olarak içsel durumların kendiliğinden bir okumasıdır ve bilinçli bir çabayla yönetilmediği müddetçe daima doğru duyguyu gösterir. Ancak davranışsal ekoloji teorisi sosyal izleyici faktörlerinin, sabit tutulan içsel durumlar ile bilinçli yönetim koşulunda bile, duygusal dışavuruma dahil olduğunu söylemektedir.

Bununla ilgili olarak, duygu deneyiminin fizyolojisi ve duyguların neden olduğu spontane itici faktörler (hızlanan nefes alıp verme ve titreme gibi vücutta beliren değişiklikler) ile sosyal iletişim niyetlerinin neden olduğu çekici faktörler belirlenmiştir. İtici faktörler de bilgiyi taşıyanlar ve eylem için spesifik bir başvuru yapanlar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Örneğin korku duygusunun dışavurumu, yakınlarda bir tehlikenin maksatlı bir sinyali veya korku durumundan uzaklaşma isteği şeklinde donuk bir dehşeti gösterebilir.

Çekici faktörler, duygu düzenleme süreçlerinden olan gösterim kuralları altında yer almaktadır. İtici faktörler ise gerek kültürel gerekse bireysel dışavurum tarzı olarak biyolojik olarak belirlenen duygulanım programlarını içermektedir. Duygusal dışavurum üzerine yapılan klasik çalışmalar, kültürel grupların bireyi tek başına ele almaktan daha kesin sonuçlar ortaya koyduğunu göstermiştir. Bu ise dışavurumun özünün evrensel ve biyolojik biçimde programlanmış olduğunu öne sürmektedir. Örneğin evcil hayvanı olan çoğu kişi temel duygusal mesajların canlı türlerinin sınırlarını aştığında hemfikirdirler.

Bununla beraber mesajlardan bazıları bu yolda kaybolmaktadır. Duygusal dışavurumları anlamada iç grup avantajının olduğu bir gerçektir. Duygular üzerine geliştirilen diyalekt teorisi, kültürel grupların duyguyu ifade ederken kullandıkları işaretlerde sistematik şekilde farklılıklar gösterdiklerini ve benzer tarzları kullanan dışavurumlarda yargıların daha doğru olduğunu göstermiştir. Bu kültürel diyalektler dışavurumun öğrenilmiş bilinçli yönetiminin çok ötesinde bir şeydir. Bunlar, yalıtılmış gruplar boyunca rastgele varyasyonla gelişirler ve sosyal bir fonksiyon yerine getirmeleri gerekmez. Aynı kültürü paylaşan insanlar bile kendilerine mahsus dışavurum stilleri geliştirirler. Dışavurum gösterimlerinin yoğunluğunda bireysel farklılıklar önemlidir. Hatta yoğunluk aynı olsa bile aynı gösterimler için kullanılan işaretler bile farklı olabilmektedir.

Spontane dışavurumlar daha simetrik, süreyle daha tutarlıdır ve farklı dışavurum işaretleri olabilmektedir. Göz etrafındaki kırışıklıkların bariz bir şekilde görüldüğü Duchenne gülümsemesi ile sadece dudak kenarlarının oynadığı sahte gülümseme arasındaki fark kolaylıkla ayırt edilebilir. Örneğin bir çalışmada havayolu çalışanları bagajlarını kaybeden yolcuların sahte mi gerçek mi güldüklerine dair doğru yargılarda bulunmuşlardır. Gerçek gülümsemenin müşteri tatminini ve algılanan arkadaşlık düzeyini arttırdığı da bilinmektedir.

Çekici faktörlere karşılık itici faktörler, işaretlerin ifade edilmesi yoluyla iletişim kanalını da etkileyebilmektedir. Bununla ilgili olarak en fazla kontrol edilebilenden en fazla sızma gösterene sözsüz dışavurum işaretleri hiyerarşisi oluşturulmuştur. Buna göre yüz ifadeleri en iyi kontrol edilebilen işaretlerdir ve vücut ve ses gibi sızma gösteren işaretlere göre daha çok geribildirim sağlamaktadır. Bunun nedeni sızma gösteren kanallar yoluyla dışa vurulan işaretlerin daha spontane olması ve gönüllü işaretlerin yüz ifadeleri yoluyla dışa vurulmasıdır. Örgütsel ortamlardaki duygusal dışavurumların devamı, duygu sürecinin bir sonraki aşaması olan duygu düzenleme içerisinde ele alınacaktır.

Duygu Deneyimi ve Duygusal Dışavurum
Etiketlendi:     

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir